|
Görele Tarihi
Tarih (İlk Yerliler)
Strabon ve Ptolmeos'a göre İkinci Kerezos(Görele)'un yeri Tirebolu ile Trabzon
arasındadır.
Tarihi Görele, Görelle adı ile şimdiki Eynesil ilçesinin bir kilometre kadar
doğusunda, kendi adıyla anılan kalenin çevresinde kurulmuştur. Görelle, eski
Yunanca'da "kırmızı taş mercan" anlamlarına gelmektedir. Kale kıyısındaki
taşların o zamanki renklerinden esinlenerek bu ismin verilmiş olduğu
sanılmaktadır. Görele'ye Yavebolu (yerinde olmayan şehir) de denilmiştir ve bu
isim, eski haritalara dahi geçmiştir. Bu isimden kalma olarak Görele'de halen
Yobul denilen bir semt vardır.
Sikilakos Karendeos adlı müverrih uzun kafalı Mosiniklerin ülkesi olan HİRADES
(Giresun) şehrinden bahseder. Melatüs adlı müverrih İkinci Kerezos'un (Görele)
Polatane'nin yirmi mil (37 km.) batısında olduğunu yazar. Trabzon civarında
mevcudiyeti iddia edilen ikinci Giresun şehrine gelince bunu da Kral Farnak'ın
Giresun işgalini müteakip onun hakimiyeti altında yaşamak istemeyen gayri
memnunların mezkur şehrinden uzaklaşarak Trabzon civarında vücuda getirdikleri
bir köycüğe doğdukları yer olan Keresus'un ismini izafe ettikleri kanaatındeyiz.
Tarihten evvelki devirlerde bu havalinin iç kısımlarından geçerek şarktan garbe
doğru akım yapan Hint-Avrupa aşiretleri ve bilahare bu cereyana iltihak eden
Asur ve Geldanilere mensup kabilelerin de bulunduğu bildiriliyor. Tarihi
kadimede bu havalinin ilk sakinleri olup vahşi bir halde yaşayan kabilelerin
isimleri şunlardır: Haldei, Halives, Tibarini, Sanni.
Tahminen M.Ö 1500 yıllarında Saydalılar Doğu Karadeniz'de Trabzon, Tirebolu ve
Giresun gibi bir takım ticaret merkezleri kurdular. Fenikelilerden sonra
İyonyalı Miletoslular M.Ö.VIII. asırda Giresun'u istila ettiler. Choerades
limanını da Trabzon ve Sinop gibi ticaret kolonisi yaptılar.
Şark illerimizden buralara kadar yayılan (Akcaabat), Saka, Part, Oğuzlar, Hunlar,
Türkmenler gibi Türk unsurlar hakimdi.
Diyarbakırlı Said Paşa 1889 tarihli Mir'atü'l-iber adında on ciltlik eserinde
(I, 160) bize daha kesin malümat vererek "Pontos memleketi ezmine-i kadimede
Tibar, Halib ve Mosinik denilen Türk kabileleri ile meskundu diye bildiriliyor".
Fransız tarihçisi Ch. Texier'in, R.P Pülant ile birlikte 1864 tarihinde
yazdıkları (Arşitektür Bizanten) adlı eserinde Trabzon kıyılarının M.Ö.IV.
yüzyıldan çok evvel Orta Asyanın her tarafından gelmiş birçok kavimler
tarafından ele geçirildiğini bildirdikten sonra, Hamit ve Muhsin'in 1930 yılında
yazdıkları "Türkiye Tarihi" nin 477. sayfasında, buralarda yaşayan
Hıristiyanlaşmış Türk kavimlerinden bahsediyor.
Coğrafyacılardan Strabon ve Ptolmeos'a göre Görele(İkinci Hirades)'nin yeri
Tirebolu ile Trabzon arasındadır. Coğrafyacı Melatiüs'e göre de Polatane'den
yirmi mil (otuz yedi kilometre) batıdadır. Eski Görele (Hirades) bugün
Eynesil'in bir kilometre doğusunda Görele burnu denen yerde kalıntılarıyla
sabittir.
Pontos Kralı Fernakos devrine ait olması dolayısıyla M.Ö. I. asırda kurulmuştur.
Farnakos'un işgali dolayısıyla Hirades (Giresun)'den ayrılıp göç eden bir grup
tarafından doğup büyüdükleri şehre izafeten Hirades adıyla kurulmuştur.
İsrailoğullarının Tevrat'a dayanan İshanes soyundan gelen İshanes hikayesi
yanlıştır. Bunun dışında Hint-Avrupalı bazı vahşi kabileler Görele'ye de
yerleşmişlerdir. Sinop'u kuran Suriyeli Pontlarla Fenikeliler ve bunlara
sonradan katılan Fenikelilerden, Pontlarla Fenikeliler, Giresun ve eski
Görele'nin temelini atmışlar, bunlara sonradan Miletoslular da katıldılar.
Ch. Texier ile R.P Pülant ve Said Paşanın verdiği bilgilerle diğer tarihi
bilgilerimize dayanarak söylemek gerekirse Görele'nin ilk medeni yerlileri
Milattan binlerce yıl önce gelip buralara yerleşen Orta Asyalı Türklerdir.
Bunlar Bizanslılar devrinde Hristiyanlaşmakla beraber milliyetlerini unutmayarak
Anadolu'nun fethinden sonra hemen Müslüman olmuşlardır. Hristiyanlaşan Türklere,
Türkopol denirdi. Daha önceleri de boy isimleriyle anılırlardı.
S. Karaibrahimoğlu'nun Giresun adlı kitabında, Görele ile ilgili ayrıca şu
bilgiler yer almaktadır;
Şakir Şevket, Görele hakkında şu bilgileri verir; "
Charles Texier'e göre
1832 yılında, ünlü (Küçük Asya) yazarı Charles Texier, XIX.yy. ortalarındaki
Trabzon'u anlatırken Görele'ye de yer vermiştir. Texier, "Batıdaki Kerasus
(Giresun) şehrinde ve Koralla (Görele) şatosu'nun bulunduğu yerde ve bütün bu
yörede Kalibler (Anadolu'nun en eski Turanlı yerli halkı Halibler)
oturuyorlardı. Şato haraptır" demektedir.
Salnameye göre Görele
Trabzon ilinin dört sancağı vardı, Bunlar; 1. Merkez Trabzon Sancağı, 2.
Lazistan Sancağı (Rize), 3. Gümüşhane Sancağı, 4. Canik Sancağı (Samsun).
Trabzon Merkez Sancağı'na bağlı sekiz ilçe vardır: Of, Sürmene, Akçaabat,
Vakfıkebir, Görele, Tirebolu, Giresun, Ordu.
Görele'nin Kaymakamı İzzet Efendi, Müftüsü İbrahim Hilmi Efendi, Belediye
Başkanı Hacı Mehmet Efendidir. Reşit Efendizâde Ali Efendi ile Kemalzâde Hasan
Ağa ilçe yönetim kurulu üyesi, Kurtzâde Numan Efendi ile Karakulukçuzâde Berber
Halil Çavuş ve Kamilzâde Hasan Efendi Belediye meclisi üyesidirler. Sarıcıoğlu
Ali Molla ile İmamzade Temel Efendi, Ziraat Bankası şubesinin yönetim kurulu
üyeliğini yapmaktadırlar. Ustaalizâde Hasan Efendi ile Tokatlı Hafız Osman
Efendi eğitim komisyonu üyesidirler. Görele'de keten bezi, şal ve şayak
dokunmakta, tabanca ve tüfek yapılmakta, tahta işi de bilinmektedir.
Sömürgecilik
Yukarıda belirttiğimiz gibi M.Ö. XV. yüzyılda Doğu Karadeniz kıyılarında bir
takım koloniler kuran Fenikeli Saydalılar, hiçbir zaman toprağa yerleşmek
amacını gütmediler. Onlar sadece ticaret işleri ile uğraştılar. Görelemizde
yaşayan Orta Asya'lı Türklere temas edip onları tarımsal ürünler alıp yapılmış
eşya verdikleri anlaşılmaktadır.
Fenikelilerin ardından M.Ö VIII. yüzyılda Karadeniz kıyılarına İyonyalı
Miletoslular tarım ve ticaret yapmak amacı ile yerleştiler. Kendilerinden önce
gelenlerin kurduğu Sinop, Giresun, Tirebolu, Trabzon gibi kolonileri
geliştirirken, bunların yanına yenilerini de ilave ettiler. Bu bölgede
oturanları boyundurukları altına aldılar. Köleci bir toplum düzeni kurarak
sömürdüler.
Güney Rusya'dan, İskitler tarafından kovulan Kimmerler de M.Ö. 750'li yıllarda
Doğu Karadeniz kıyılarına yayıldılar. Kimmerler M.Ö.700 yıllarında Asurluların
baskısı ile Orta Anadoluya doğru göç edip gittiler.
Asuri kralları M.Ö. VI. ve V. yüzyıllarda Trabzon dolaylarını aldılar. Hitit
İmparatorluğu dışında kalan Trabzon bölgesi M.Ö.VI. yüzyılda Pers kralı Kurus
tarafından İran İmparatorluğu'na katıldı.
M.Ö.301 yılında Giresun, Büyük İskender'in Makedonya Krallığına, onun ölümü ile
de Selevkilerin Asya Krallığı'na dahil oldu.
Fenikelilerin bugünkü Görele topraklarını ve onun üzerinde yaşayan Orta Asyalı
insanları da görüp, onlarla ticari ilişkiler kurmuş olmaları mantık icabıdır.
Bunların esas geçim kaynağı hayvan beslemekti. Ötekilerinki ise yapılmış eşya
ile bunları değişmekti.
Miletosluların amaçları ise hem ticaret, hem tarım yapmaktı ve bu amaçlarla
toprağa yerleşmek için geldiler. Güçsüz insanları boyunduruk altına alarak,
kölelik teşkilatını kurdular. Hiç şüphesiz ki Görele topraklarından onlar da
faydalandılar.
Kimmerlerse, Asurlular ve Firikyalılarla olan mücadelelerinden dolayı buralara
yerleşmeyip, doğuya ve güneye doğru gittiler. Asurlular da Medlerin baskısı
altında buralarda tutunamadılar. Medlerin yerini alan Perslerse ancak Trabzon
dolaylarına sahip oldular. Hititlerse Giresun dolaylarına sahip oldular.
Görele, İranlılarla Hititlere ait haritalara dahil olmadı. Ne Makedonyalı Büyük
İskender İmparatorluğu ve ne de onun devamı olan Selevkilerin Asya Krallığı doğu
Karadeniz'de hakim olamadı.
Bu devre ait medeniyete gelince Ari ırka mensup olanlar avcılık ve çapulculukla
geçinirdi. Orta Asyalı yerlilerse eker, biçer, öğütürdü; hayvan beslerdi.
Dokumacılığı bilirlerdi. Fenikelilerden kırmızı boya, süs eşyası; Yunanlılardan
çanak, çömlek ve madeni eşya satın alır, onlara bitkisel ve hayvansal ürünler
verirlerdi.
Pontoslular
Suriyeli Pontların adına izafeten bu adı alan devlet büyük bir kısmı Orta Asyalı
olmak üzere çeşitli kavimlerden meydana gelmişti. M.Ö. 132 yılında Sinop'ta
kuruldu. Kısa zamanda etrafa yayıldı. Büyük Mitridades'in oğlu Farnakos
zamanında başkenti Trabzon oldu. Bu kral Hirades (Giresun)'i alıp imar
faaliyetine girince kendisinden memnun olmayanlar göç ederek İkinci Hirades'i
kurdular. Pontos devleti Roma İmparatoru Neron'un Lukullus adlı komutanı
tarafından M.S. 69 yılında bir eyalet haline getirilerek hayatına son verildi.
Savaşçı bir devlet olan Pontoslular bilgiye de çok değer verirlerdi. Yunan
dinlerinin etkisinde olup puta taparlardı. Paralarında Farnakya yazısı ile
birlikte Zeus Heykeli, kartal resmi, bir atlı bulunurdu.
Romalılar
M.Ö. 69 yılında Roma'ya bağlanan Pontos Devleti ile beraber Görele toprakları da
Roma İmparatorluğuna bağlanmış oldu. Roma İmparatorluğunun ikiye ayrıldığı 395
yılına kadar 226 yıl aralıksız buraları Romalılar idare etti.
Feodal bir idare sistemine sahip olan halk genellikle çiftçilik ve çobanlıkla
geçinirdi. Tuğladan çanak, çömlek kullanır; yiyecek ve giyeceğini de kendi
üretirdi. Önceleri puta taparlarken sonraları hristiyan oldular. Ekonomik ve
kültürel yönden Akdeniz medeniyetinin etkisinde oldukça kuvvetli idiler.
Derebeylerinin angarya ve vergileri de ağırdı.
Bizanslılar
Roma İmparatorluğu 395 yılında ikiye ayrılınca Görele'de Doğu Roma diğer adıyla
Bizans İmparatorluğunun payına düştü. Bu yeni devlette halk çeşitli etnik
gruplardan meydana geliyordu. Bu gruplar arasındaki dil, din, ırk ayrılıkları
dolayısıyla aralarında bitmez tükenmez bir mücadele devam edip gidiyordu. 676
yıl sürüp, çeşitli entrikalara sahne olan bu devirde halk hiç rahat yüzü
görmedi. Bu devirde savunma hizmetlerine büyük önem verilerek, Kuşçulu köyünde,
Gedik kıranında, Çavuşlu'da, Kurukale'de, İnanca köyünde, Tekgöz köyünde ve
Ağasar kıranında da Şahmelik kaleleri onarıldı veya yeniden yapıldı. Bu
kalelerden bazıları Perslerin yapısı olup daha çok haberleşme işlerinde
kullanılıyordu. Ateşle işaret ve haber verilirdi.
Bizans paralarının bir tarafında o zamanın imparatorunun heykeli, diğer
tarafında ekseriyetle Zeus veya Apollon heykeli bulunurdu. Tournefort ise
hatırasında bir taraftan Megas Avgilius'un başı diğer taraftan sağ elinde
meşale, sol elinde çoban değneyi tutan cellat heykeli bulunanlarına rastlandığı
kaydetmektedir. Ayrıca topraktan mamül küp, testi, çömlek, çanak, lahitlere,
maden ve taştan mamül heykelciklere, ikonolara, haçlara, mozayıklara,
şırahanelere, kayalar oyularak yapılmış sulama kanallarına rastlanmaktadır. O
zamanlarda Doğu Karadeniz kıyılarında canlı bir ticaret olduğu bitkisel ve
hayvansal ürünler ihraç edilip, testi, ve madeni eşya alındığı anlaşılmaktadır.
Pontoslular
IV. Haçlı Savaşı sonucu İstanbul'dan kaçan Bizans hanedanı 1204 yılında
Trabzon'da ikinci Pontos devletini kurdu. 1461 yılında Fatih'in bu devletin
hayatına son verdiği tarihe kadar 257 yıl buraları Trabzon hükümdarları
yönettiler. Bu devlet hayatını çok güç şartlar altında sürdürdü.
Tarihi konumuzla ilgili olarak aşağıdaki yazıyı da okuyalım: Doğu Karadeniz
Bölgesi eski çağlardan beri birçok kavimlere yurtluk etmiş, bu kavimlerin
yaşamak için kendi aralarında olduğu kadar, tabiat ile yaptıkları mücadelelere
tanık olmuştur.
Gerek Yunan, gerekse Latin egemenliği altındayken, bölge zamanın ekonomik,
sosyal ve kültürel merkezi olan Akdeniz bölgesi ile yakın ilişkileri vardı. Bu
nedenle ekonomik bakımdan güçlü, sosyal bakımdan iyi örgütlenmiş, kültürel
bakımdan ileriydi. Ne zamanki dünyanın uygarlık merkezi Akdeniz'den Atlantik
Okyanusu'na kaydı, Doğu Karadeniz Bölgesi yoksullaşmaya ve dünyanın geri
bölgelerinden biri olmaya başladı. Buranın XV. yüzyıldan başlayarak gerilediği
söylenebilir. elçuklular Devri
Milattan binlerce yıl önce Anadolu'ya Türk akınlarının başladığı hepimizin
bildiği bir gerçektir. Said Paşa, Mir'atü'l-iber adlı kitabında "ezmine-i
kadime" eski zamanlarda diyerek tarih öncesine varmaktadır. Tibar, Halib,
Mosinik kabileleri ile Saka, Oğuz, Hun, Türkmen boylarının Anadolu'ya doğudan
batıya yerleştiklerini yazmaktadır. Bu akınlar hiç şüphesiz Görele'ye de
olmuştur.
Abbasiler devrinde Anadolu'nun bazı yerlerine Türkler yerleştirilmişti. Büyük
Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey zamanında Türk akıncıları Anadolu içlerine kadar
girmişlerdi. Bu akınlar kesin bir sonuç vermemişti.
Alparslan'ın Gürcistan seferinde bazı akıncı kolları Anadolu'nun içlerine kadar
akınlar yapıyordu. Suriye seferinin dönüşü mecburi olup, Malazgirt Savaşının
başlamasından iki gün önce, Selçuklu ordularına, İmam Ebu Nasr Muhammet bin
Abdülmelik el-Buhari zaferin müjdesini veriyordu. 26 Ağustos 1071 yılı Cuma günü
öğleden sonra, azınlıkla çoğunluk, akılla hamakat, mertle namert, insancılla
insafsız, barışçı ile maceracı kıyasıya savaştı. Yendi. O büyük zafer günü
cefakar, vefakar, fedakar, mert, cesur, milliyetçi ve imanlı Türklere, bire
karşı onla döğüşüp, esir olan Bizans İmparatoru Romenos Diyojen, büyük Türk
Başbuğu Alparslan'ın çadırında af ve insafa nail olup, birde şerefli barış
antlaşması imzalayarak başkentine döndü. Fakat kahpe Bizanslılar bu anlaşmaya
saygı göstermediler. Bunca iyilik ve insafdan dolayı incinen Türkler tekrar
Anadolu içlerine doğru akınlara başladılar.
Danişmentli Ahmet Gazi Savli Bey'e Alparslan, Samsun'dan Trabzon'un doğusuna
kadar, işgal etmesini emretti. Neticede buralar zaptedildi. Böylece Görele
topraklarına ilk defa Oğuz Türklerinin ayakları basmış oldu. Bu olaylar
neticesinde Türk boylarının akıncı kolları, Doğu Karadeniz dağlarını aşarak yer
yer kuzeye doğru indiler. Türkmen, Oğuz ve Çepni boyları başlarında melik, şah,
şeyh ve dervişleriyle Karadeniz kıyılarında göründüler. Çevremizde en yakın yer
ve yol olan Şebinkarahisar, Gökçeköy, Uluköy, Trabzon yolu üzerinden gelen
akıncılar Ören, Oğuz, Şahmelik yörelerine yerleştiler. Böylece Türkler, Görele
topraklarına kendiliklerinden iskân oldular.
Konuyla ilgili F. Sümer, Tirebolu Tarihi adlı kitabında şöyle yazmaktadır: 1071
yılındaki Malazgird zaferinden sonra feth edilen yerler arasında Trabzon'da
vardı. Ormanlık geniş dağ zinciri ile kaplı ve çok arızalı bir yolu olan
Trabzon'un açılmış olması ilgi çekicidir. Fakat Trabzon kimin tarafından
fethedildi; işte bu bilinmiyor. Ord. Profesör Mükrimin Halil Yinanç, Doğu
Karadeniz bölgesinin Mengücüklü Beyliği'ne tabi olduğu şeklinde bir tahminde
bulunmuştur.
Anadolu Selçukluları Devri
Türklerin Anadolu'yu fethi neticelerinden, IV. Haçlı Seferi'nde İstanbul'dan
kaçan Kommenoslar, Trabzon'da ikinci Pontos Devletini kurdular. Anadolu Selçuklu
Sultanı İzzettin Keykavus, Trabzon Pontus İmparatoru I. Alexius'yi yenip esir
aldı. Kardeşi Alaettin Keykubat'ta Ertokuş kumandasındaki ordusu ile bu devleti,
yılda bin asker ve vergi vermek şartıyla kesin olarak devletine bağladı. 1243
yılında yapılan Kösedağ Savaşından sonra bu imparatorluk İlhanlılara bağlandı ve
onlara tabi oldu. Timurlenkde Trabzon'u aldı. Değersizliğinden dolayı ülkesine
katmayarak bir miktar ganimet ve hazine alarak şehri serbest bıraktı. Bunun
arkasından Trabzon Pontos İmparatorluğu hısımlık ilişikleride kurarak
Akkoyunlular'a tabi oldu. 257 yıl süren hayatında bu imparatorluk tamamen
bağımsız olamadı. Selçuklular, İlhanlılar, Timur ve Akkoyunlular gibi Türk
uyruklulara tabi oldular. Netice olarakta Türkler Pontos ülkesinin çeşitli
yerleri ile Görele'mizin bazı yerlerine de yerleştiler.
Osmanlılar Devri Fetihten Duraklama Devrinin Sonuna Kadar
Fatih Sultan Mehmet, Sinop ve Amasra dolaylarını kolayca fethedince, ordusuyla
beraber Türkmenistan üzerine gidiyormuş hissini vererek, Erzincan üzerinden
Trabzon'a yöneldi. Niksar, Şebinkarahisar ve Gümüşhane'ye fethedip Doğu
Karadeniz Dağları üzerinden yeniden yol açarak Trabzon'a geldi. Daha önce gelen
Mahmut Paşa komutasındaki Osmanlı donanması bekliyordu. Fatih Sultan Mehmed'i
Pontos Kralı Davit şehir dışında karşıladı. Şehrin anahtarlarını teslim ederek
af dileğinde bulundu. Affedilerek gemi ile İstanbul'a gönderildi.
Fatih Sultan Mehmet komutanlarından Hızır Bey'i Trabzon valiliğine tayin ederek
çevredeki kaleleri fethetmelerini emretti. Bu kumandan Görele Kalesini
fethederek kesin olarak Osmanlı Devleti'ne kattığı anlaşılmaktadır.
Fatih, Trabzon seferini son derece gizli tutmuştu. Yakınlarından biri ona
seferin yerini sorunca, Fatih ona: "Şayet sakalımın tellerinden biri bilse
derhal onu yolarım" cevabını verdi.
Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan'ın annesi Fatih'e: "Oğlum, bir Trabzon için
kendini bu kadar yormak çok değil midir?" deyince, Fatih: "Valide, İslamın
kılıcı benim elimdedir. Eğer bu zahmetlere katlanmayacak olursam, 'gazi'
ünvanına layık olamam. Bugün, yahut yarın Allah'ın huzuruna çıkınca sonra mahcup
olurum" cevabını verdi.
Yüce Fatih niçin hazırlıkların bu kadar gizli tutmuştu. Neden Şebinkarahisar-
Trabzon yolu yerine gür ormanların kapladığı Zigana geçidinden günlerce
uğraşarak yeni yol yaptı.
M. Kemal Yanbey'in, Trabzon'un Fethi isimli kitabında da bahsedildiğine göre,
Rum Ordusu yirmibin kişiydi; donanması da Osmanlı donanmasına eşitti. Çevre
yolları ve geçitleri kalelerle kesilmişti. Bu kaleler arasında haberleşmek ve
yardımlaşmak çok kolay ve mümkündü.Ayrıca halk böyle bir savaşa hazırlıklı idi.
Bu sebeplerden dolayı Zigana dağlarından yeniden yol açmayı Fatih daha ehven-i
şer buldu.
Bugün çevrede gördüğünüz kale kalıntıları o devrin hatıralarıdır.
Şehir, kasaba ve kıyıların Kazaklar ve korsan baskınlarından korunması için
Trabzon'da bırakılan donanmaya Fatih, Amiral Kazım Beyi tayin ederek yeni
fetihler için İstanbul'a doğru yola çıktı.
Yeni fethedilen yerleri, Osmanlılar hemen iskan (göçmen yerleştirme) ederlerdi.
Trabzon dolayları da fethedilince insan yerleştirilmesi, Türkleştirilmesi
gerekti. Bu sırada doğuda yaşayan Horasan asıllı Çepniler başlarında bulunan
Acem meliklilerine isyan ettiler. Bu isyan önlenemeyince kovuldular, çeşitli
boylar halinde, kırk bin çadırlık bu toplum, Tirebolu, Görele ve Vakfıkebir'e
yerleştirildiler.
O zamanın bir başka yerleşme şekli de, abdal, derviş, şeyh, şah veya
melikelerden birinin boş ve verimli bir araziye yerleşmesi ve etrafına bir takım
insanları toplaması ile olurdu. Diğer yerleştirme şekli ise sürgündü. Tamamen
padişahın arzusu ile yeni fethedilen bir yeri yurtlandırmak için, bir başka
yerin halkı kaldırılarak buraya yerleştirildi. Bazen de vergi vermeyen isyan
eden yerlerin halkı, mecburi iskana (yerleştirme, sürgün) tabi tutulurdu.
Görele'ye yerleştirilen Çepniler, geldikleri yerlerin özlemini taşıyorlardı.
Oralarda esnaf çiftçi ve çobandılar, burada da aynı işleri yaptılar. Oradaki
yurtlarının isimlerini buradaki yurtlarına taktılar. Bir misal "Heri" gibi. Yine
halk arasında ağızdan ağıza gelerek kısaltılmış bir söz vardır: "Horasanda bir
kot tarlası var". Bu cümlenin asıl şekliyle anlamı şuydu: İlk gelen Çepniler,
yeni yerlerini bir türlü beğenip yerleşemiyorlardı. Kızıp, azıp, bağırıp tekrar
eski yurduna hareket ediyorlardı. Ondan sonra her azıp, bağırıp tekrar eski
yurduna dönmek isteyene "Horasanda bir kotluk tarlası var" denir oldu.
Daha önceden Karadeniz bölgesi Oğuzların Çepni boyları tarafından
Türkleştirilmişti. Türkmenler, 1302 yılında Giresun'a kadar inip çevrede bir
takım beylikler kurmuşlardı. Oğuz Han'ın Üçok kolundan Gök Han'ın oğlu Çepniden
türeyen boya, Çepni Boyu denmiştir. Bu boy Oğuz boylarının sosyal davranış,
kültür ve fizik bakımından en seçkini idi. Bu sebeple varlıklarını devam
ettirmişlerdir. Halen yurdumuzda pek çok Çepni köyleri vardır.
Diğer birbirinden seçkin Oğuz boylarından bir çoğu bölgemize yerleşmişlerdir.
Bunlardan Çuvaş, Çavdari, Dodurga, Avşar boyları vardır. Hepside Oğuz Han'ın
Bozok kolundandılar. Avşarlar, Bozok kolunun Yıldız Han'dan oğlu Avşardan
türeyen koludur. Onlarda buralara yerleştiler.
Türklerden önce, buralarda, din, dil ve medeniyetleriyle birbirine düşman haline
gelen etnik gruplar, bu yeni etnik unsurun gelmesiyle akıllara hayret verecek
şekilde kaynaştılar. Sıcak kanlı, babacan ve yardımsever insanlar olan Türkler,
varlıklarıyla beraber getirmiş oldukları merhamet, iyilik, müsamaha, dürüstlük
ve kardeşlik gibi üstün temel vasıflarıyla bu karışık toplumu tam bir iç barış
ve refah içerisinde idare etmişlerdir.
Görele'ye gelip yerleşen Oğuz boyları son derece milliyetçi ve yurtsever
kişilerdi. Din ve vatan aşkının dışında her türlü ihtirastan uzaktılar.
Daha Orta Asya'da iken müslüman olarak gelmişlerdi. Fatih devrine ait, çevrede
bulunan bir mezar taşı ve çevresindeki mezarlarla, kazılmış şahıslar
incelenince, bu mezarın güney doğuya dönük ve daha sonra konulanların, güneye
dönük olduğu, eskilerin etrafının bir sıra taşla çevrili olduğu, birkaç yüz
kişiyi alacak kadar büyük tava biçimli çukurların da bulunduğu görüldü. Bunların
diğer bilgilerimizle incelenmesinden şu kanaata vardık.
Öncelikle söyleyeyim bu mezarlık tepe üzerindedir. Bir tepe üzerinde, doğuya
dönük olanlar, şamanist mezarlıklarının aynısıdır. Güney doğuya dönük olanlarsa
Ali taraftarlarına atfedilmektedir. Bu tip mezarlar Kızılbaş mezarlıklarına
benzemektedir. Çevredeki çukurlarsa toplantı yerleri ve bilhassa bayram günleri
köycek, birlikte yenilen yemek yeridir. O devre ait cenaze törenlerinde davul
zurna çalmak, silah atmak ve topluca yemek yemek adeti yakın zamanlara kadar
gelmiştir. Bütün bu geleneklerde Şamanizmin, İslamiyete adepte edilmiş kokusu
ile Türklüğün ebediyen yaşamasına dayanan dini ve siyasi milliyetçilik vardır.
Bu mezhep ayrılığı giderek islam aleminde Türklüklerini eritmeme politikasına
dayanıyordu. Nitekim ilk yerli müslümanların bir kısmı Hanefi mezhebinden iken,
bir kısmı 212 tarikatı bulunan asla fena bir halleri bulunmayan Kızılbaşlık
mezhebinin bir tarikatındandırlar.
İslamiyetin yüksek ahlak kuralları, din adamları tarafından öğretilip halk
tarafından titizlikle ve saygı ile uygulanırdı. Yalancılık, sahtekarlık,
dolandırıcılık, hırsızlık, mala, cana, namusa tecavüz, inancı kötüye kullanmak
itimatı sarsmak gibi şeyler asla olmazdı.
Temeli Türklüğe ve İslamiyete dayanan doğu kültürü ile yeni temas neticesi Yunan
ve Roma kültürü de az da olsa öğrenildi. İnce ve kalın keten bezi ile şal ve
şayak dokunur; tüfek, tabanca, makas gibi demirden aletler; şimşirden kaşık ve
çam ağacından tahta yaparlardı. Keçe teperler, yün örerlerdi. Kar ve buz tutmuş
keçeden çadırlarda ve ahşap evlerde otururlardı. Buldukları zaman çokca
yerlerdi, bulamadıkları zaman az yemek yemeye kanaat getirirlerdi. Ekmeği çok az
yerlerdi. Başlıca yiyecek et, süt ve baldı. Yoğurt ve çökelekten yapılan bir
cins çorbayı sofralarından eksik etmezlerdi. Bal şerbeti ve ayran da
içkileriydi.
Selçuklular zamanında Görele'ye gelen Türkler tam bir serbestliğe sahip idiler.
Fatih'ten sonra hükümete rağmen, din adamlarının halk üzerinde büyük etkisi
vardı. Askerlik ve vergi işlerini, valiler doğrudan doğruya bunlarla görürdü.
Görele önce Kürtün Kazasının Karaburun Bucağının bir kalesi olup, içinde 7 hane
Türk, 134 hane Hristiyan ve dokuz da muhafız vardı. Bu haliyle Kürtün kazasının
dört önemli kalesinden biriydi.
Bu bucağın yeri iyi seçilmiş olmakla beraber korsan baskınlarına karşı
koyamazdı. Bu devirde çevrede bir çok tımarlar kuruldu. İsmail Beyli ve Beyli bu
devirden kalmadırlar. Karaburun bucağı daha sağlam ve güvenli bir yer olan
Görele Kalesine taşınmıştır. Bu kalede daha çok yazlık olarak kullanılmış, yanı
başında bulunan Yavebolu (Adabük) kışlık merkez olmuştur. Kıl keçi, koyun, at,
katır, arı ve tavuk beslerler; darı, buğday ve pirinç ekerlerdi. Meyvelerden
üzüme çok önem verilirdi. Çeşitli hayvan türleri, şarap, maden ve dokuma ihraç
ederlerdi.
Pazara gelen mallardan rüsumat alınırdı. Evlenen kadınlardan gelin resmi denen
vergi alınırdı. Yüzden fazla koyundan da kışlık, yaylak vergisi olarak akça veya
tulum peyniri alınırdı.
Çok canlı bir ticaret vardı. Doğu malları Trabzon'a ve diğer iskelelere de
inerdi. Bu mallar gemilerle Akdenize taşırdı. Bu devir bir bolluk ve bereket
devri idi.
Bu devreye ait birkaç noktayı daha açıklamamızda fayda vardır: Bunlardan biri
Don Kazaklarının, Karadeniz sahillerine yaptığı devamlı korsan baskınlarıdır.
Osmanlı Donanmasının karakol görevini yapmasına rağmen şayka denen ince, uzun,
kürekli ve yelkenli süratli tekneler bu sahilleri vururdu. 1625 ve 1633
baskınlarında Görele Kalesi tamamen harap oldu. Asırlarca süren bu baskınları
Rus ordusu değil Kazaklar tertip ederlerdi. Önceden iyice planlar, ekseriyetle
gece baskını halinde tatbik ederlerdi. Tek kişi bırakmadan halkı kılıçtan
geçirip mallarını da yağma ederlerdi. Doğu Avrupa Türkleriyle Asya Türklerini,
Rus Orduları değil Kazak baskınları bu şekilde eriterek yok etme yoluna
götürmüşlerdi. Böylesi olaylardan dolayı halk Evliya Çelebi'nin de bahsettiği
gibi dağ eteklerinde mamur köyler kurmuşlardı.
Çağrılınca Göreleliler, iç ve dış savaşlara, gazi ve şehit olmak gayesiyle
severek katılırlardı. O zaman buralarda uzun dönem yaşayan, gerçekten üç arşın
(204 cm.) boyunda bir Türk boyu vardı. Bazı mezarlıklarda bunlara ait mezarlara
rastlanmıştır. İşte bu boy, IV. Murat'ın Bağdat seferine Türkmen usulünce çoluk
çocukları ile katılmıştı. Geri gelemedikleri için de sadece adları kalmıştır.
Duraklama devrinin sonuna doğru, devlet düzeninin iyice bozulmaya yüz tuttuğunu
görüyoruz. Bunun da nedenleri iltimas, ipek ve baharat yolunun okyanuslara
yönelmesi, Avrupa'daki yenileşme dolayısıyla ekonomik gerileme; suhte denen
öğrencilerin isyan ederek köylere baskın yapması; harblerdeki yenilgiler,
lakaydi ile devlet otoritesinin zayıflaması sonucu, korkunç bir hoşnutsuzluk ve
güvensizlik başladı.Bundan sonra herkes başı selametinedir ki bu devire de kaç
göç devri diyoruz. Viyana bozgunundan sonra, ağır ağır Görele'ye muhacir akını
da başladı. Azak'ın kuzeyinden gelen göçmenleri, Kuzey Kafkasyadan, Tahma Suyu
vadisinden gelenler takip etti. Bu muhacir akını 1915'e kadar devam edecektir.
Yalnız bu yeni gelenlerde her türlü saldırganlık vardır. Adam öldürmek ve soymak
bunların icadıdır. Çeşitli nedenlerle çatırdayan imparatorluk çatısı altında
Göreleliler pek tedirgindir.
Karlofça Antlaşmasından Sevr Antlaşmasına Kadar
İki yüz yılı aşkın bu zaman içinde elimizde bir miktar Görele Tarihi'ni
aydınlatacak vesika vardır. Sıra ile inceleyelim: "Kaza-i mezkur Tirebolu ve
Vakf-ı kebir kazaları arasında ma'a kaza (köylerle beraber) 3945 haneyi ve
156042 dönüm araziyi şamildir.
Burada mukaddeme (önce) Korele adında bir kale yaptırılmış olduğundan nâmı o
kaleye mensup hâlâ gerek kalenin ve gerek muharren (sonradan) Üçüncü-zade
tarafından inşa olunup sonra her nasılsa tahrip edilen kasaba-i âtikanın (eski
kasabanın) eserleri (izleri) mevcuttur.
Görele Tarihi
294 tarihli Trabzon Salnamesi'nde Görele
Buranın mahsûlâtı dahi fındık ve fasulye ve mısır ve üzümden ibaret olup bunlar
tüccara satılır ve oranın üzümünden külliyetli şarab yapılır." Ömer Akbulut,
"Trabzon Cumhuriyetten Evvel Tarih ve Valiler" adlı kitabında özetle şöyle
demektedir; "Üçüncüoğlu Ömer Paşa, Torul'un Manastır köyünde doğmuştur. Babası
Ahmet'tir. Tahsilini İstanbul'da görmüştür. Paşalık rütbesini Vidin harbinde
almıştır. Birinci Sultan Mahmut zamanında Dersim isyanını bastırarak padişahın
gözüne girmiş ve Trabzon'a tam selahiyetli ve üç tuğlu vezir olarak
gönderilmiştir. İlk defa Görele kalesini fethetmiş ve sonra da Trabzon'da
Güzelhisar, Rum ve Kızılbaşların düşmanı olan Paşa sonradan Birinci Sultan
Mahmut'un gazabına düçar olarak kellesi vurdurulmuştur. Harşit vadisinden bir
yol geçirmiş, Görele ve Trabzon kalelerini Yeni Cuma mahallesinde Sultan Mehmet
camiinin yanında bir medresesi, Uzun sokakta çeşmesi ve Trabzon'da eski Görele
kazasında ve Elegü İskelesinde hayratı vardır".
Diğer bir vesika; Sivas beylerbeğisi Süleyman Paşa'ya ve Karahisar Behramşah ve
Çepeni [Çepni] Çunkar ve Orta Pare hüküm ki; Karahisar Behramşah ve Çepeni
Çunkar ve Orta Pare kazalarında sakin ulemâ ve sulehâ ve eyimme ve hutebâ ve
sair eşref gergâh-ı muallama mahzar gönderüb zikronulan kazalarda sakin reaya
tayifesinin ziraat eyledikleri yerlerde Türkman tayifesinden Mamalı ve Cirid ve
Pehlivanlı ve Güvan ve sayir Türkman tayifesine mahsus defteri cedidi hakaînde
mukayyed kadimi yaylak yoğiken zikronulan Türkman tayifesine kabilerile yaylak
zamanında kazaların varup mer'alarına konub kök tereke ve sair mahsulleri
arasında davarların rai ve ba'dehu harman vaktinde koyun ve sayir davarlarile
gelüp çuval getürüp muradları mıkdarı mahsullerin gasp ve üç dört ay mıkdarı
meksü teaddi ve kışlağa avdet eylediklerinde dahi mer'adan hayvanların maan
sürüb götürüp ve evlerin basub içinde olan esvap ve ehlü ayallerinin üzerinde
olan libasların nehbü garet eylediklerinden maada zikronulan Türkman
tayifesinden Cüneyd kethuda oğlu Osman ve İdris ve Hasan ve Kirkoğlu İsmail ve
Kuyuncu Şahin ve Cebeci Dudyar ve Hızır nam şakıyler sayir hevalarına tâbi
eşkiya ile kazaî mezbûrun kurasında yedlerinde olan mümza defter mucibince
doksan beş kil arpa ve yüz kil hıntaların cebren gasb idüb her sene bunun emsali
teaddilerinden naşi ekser kura ahalisinin perakende ve perişan olmalarına bais
oldukların ilâm eyledikleri ecilden senki mirimiranı mumaileyhsin bu fesadı iden
mezkûrlar bulundukları mahalde meclisi şer'i şerife ihzar ve hasımlarile
mürafaai şer ve hilâfı şer'i şerif ve bigayri hakkın nehbü garet eyledikleri her
ne ise badessübut marifet-i şer'ile esbabına reddü teslim itdirüb ve mezbûrların
kazai mezburda defterde mukayyed bilfiil tasarruflarında kadimi kışlakları
yogiken kazalarına uğramayub ve bigayri hakkın mahsul ve sayir eşyaların garet
etmemek üzre muhkem tenbih ve te'kid olunub mütenebbih olmıyub giru vechi meşruh
üzre zulüm ve teaddi üzre olanları isim ve resimlerile ve sıhhati ve hakıykati
üzre deri devletmedarıma arzu ilâm eylemem babında deyu yazılmışdır.
Fî evasıtı r 1113 [14-24 Eylül 1701]
İkinci yazıda aşağıda: İspiye [Espiye] madeni emini Ebûbekir zîde mecdihuya
hüküm ki, Hâlâ Trabzon mütesellimi Murtazâ zîde mecdihu südde-i saâdetime mektup
gönderüb mütesellimi mumaileyhin ber vechi malikane uhdesinde olan Görele namı
diğerle Pavaboli [Yavebolu] mukataası reayalarından Çepeni [Çepni] taifesi
kadimi yerlerinden huruc ve etrafa perişan ve kendü hallerinde durmıyub berren
ve bahren kat'ı tarıyk ve sefki dimâ ve nehbi emval ve hetki a'raz ve bunun
emsali fesadü şekavetlerinin nihayeti olmıyub mezkûrların şerrü mazarratlarından
ümmeti Muhammedin emnü rahatleri kalmamağla te'mini bilâd ve tatmini ibad içün
bundan akdem müteaddid sudur iden evamiri şerifem mucibince maiyetine memur
tavayifi askeriyye ile Trabzon'dan Gireson [Giresun]'a varınca taifei merkumenin
kuttaı tarıyk ve sair eşkıyasının haklarından lâzım gelen cezayı şer'ileri
tertip ve parakendeleri dahi kadimi yerlerine iskân ve hüsnü nizama ifrağa
mübaşeret eyleyüb lâkin şekavetpise ve re'si eşkıyaları şiddeti şitadan bir
tarafa firar itmelerile imkânda olmıyub güzergâhları seddü bend itdürüldiğinde
bizzaruri eşkıyayı merkumeden malûmül esami şakıyler İspiye madenine gidüb senki
madeni mezkûr emini mumaileyhsin sana istinad ve iltica ve kendülerine cayı
selâmet ittihaz eyledikleri ecilden saire dahi bu halet sari olub maazallahü
tealâ mezburlardan biri selâmet bulur ise bir müddetden sonra zuhura gelüb
virilân nizamın ihtilâline bais olunacağı mukarrer olmagın bu esnada madeni
mezkûra giden eşkıyayı merkûmenin haklarında lâzım cezayı şer'ileri tertibi içün
ahiz ve mütesellimi mezbura irsal ve teslim eylemek üzre senki emini
mumaileyhsin sana hitaben emri şerifim suduru halinde ilâm Divanı hümayun'umda
mahfuz olan ahkâm kuyudatı tetebbü olundukda Trabzon ve Gireson havalilerinde
olan Körtünlü [Kürtünlü] eşkıyası bulundukları mahallerden kaldırılub vatanı
asliyyeleri olan Görele kazasına naklü iyvâ ve iskân ve mezburlardan bu makule
fesadü şekavete tesaddi ve ihtilali memlekete müeddi olanları alâ eyyi hâlin
ahiz ve ele getürilüb haklarında şer'an lâzım gelân cezayı şer'ileri icra ve
şerrü mazaratları bilâdı ibad üzerlerinden def'ü ref' olunup lâkin fesadü
şekavetede alâkası olmıyan bigünâhların nüfus ve a'razına taarruzdan ve celbi
malden hazer eylemek üzre Trabzon mütesellimine ve Gümüşhane eminine ve sairlere
hitaben tenbih ve te'kidi müştemil evamiri şerife virildiği mukayyed bulunmagın
mütesellimi mezburun iltiması üzre eşkıyayı merkumeden madenler tarafına firar
ve iltica idenleri maden ümenası ahiz ve mütesellimi mezkûr tarafına irsal ve
teslim eylemek içün emri şerifim virilmek babında bilfiil reisülküttabım olan
İsmail dame mecdihu ilâm itmegin ilâmı mucibince amel olunmak babında fermanı
âlişanım sadır olmuşdur. Buyurdum ki Fî evaili za 1145 (15-24 Nisan 1733)
Yukarıda ikinci yazıda bahsedilen olayla yakınen ilgili Ömer Akbulut'un
yayınladığı hüküm yazısı ise şöyledir; "Hâlâ Trabzon Mütesellimi olup Görele
Voyvodası olan Mürteza zide mecdihuye hüküm; Trabzon ve Giresun havalilerinden
olan Kürtünlü eşkıyası mukaddema zuhur ve havalarına tabi ehli ebnai sebulin
yolları sesbendu zekan memlekete ishali mazarrat ve kadli nufus ve aslı emval
müslimin adeti müstemereleri olup bunun ensal fesad ve şekavillerinin nihayeti
olmadığı bundan akdem ilan olundukça eşkiyayı merkûm marifetine bulundukları
mahallerden kaldırıp vatanı aslileri olan Görele kazasına nakli iskan olunmaları
babında emri şerifim sadır ve Serdar Mustafa nam kimse dahi bu hususa memur
olunmuşken mezkûr Mustafa gelmediğinden eşkiya-yı mezkûre nakl ve iskan
olunmayıp hal üzre kalmaları ile tekrar cumhur ve emniyetli ahalisi Vilayet
üzerine hücüm ve kitale tesaddi ve varışta olan en ümmet-i Muhammedi kaleye
kapayıp dört beş [ay] muhassara ve cengu cidâl ve taşrada buluna emval ve eşya
emtialarıyla müslimine taarruz ve nicelerini katl-i fesade fesad-ı şekaved
ederek etrafı perişan olup ol veçhile şaki-i mezkûrun şer ve mazarratlarının an
bilâd-ı ib'ad ve şegerci memleketi ebnai sebilin bir türlü emniyet ve rahatları
kalmadığı Ser ve Giresun Kadısı Ahmet Görele Naibi Hüseyin ve Elevi Görele Naibi
Ali ve Bayramali Kadısı Mehmet zide fezâilehû'ın başka başka arz Giresun'da
sakin ulema ve sulehna vaizi ve hitabe fukara ve suafe zavatı kiram ve zair
ehali muhzir ile ilan ve mezburlar bulundukları yerlerden ve hak ve asliyeleri
olan Görele Kazasına nakil ve iskan ve mezburelerden bu makule fesad ve şekavete
tesaddi ve ehli memleket mueddi olanlar alelecele el geçirilip haklarında şeran
lazım gelen cezayı şeriyeleri icra şer ve mazaratları bilâd-ı ib'ad üzerlerinden
ref olunmak emri şerifim sudurun itimat edmeniz ile eşkiyayı merkum eden büyüme
fesad ve icra ile ve iskanlarının ve bilâd-ı ib'adın tathiri fermanın olup bu
hususta sıyanet muavenat ve muzaherat ve iltihak ihtiyat üzere hareket eyle"
Ömer Akbulut'un neşrettiği dördüncü yazı bir şikayetname: Çepni eşkiyasının
zülmüne uğrayan bir vatandaşın, padişaha sunduğu dilekçe: "Devletli, saaddetli,
merhametli Efendim Hazretleri sağolsun. Kulunuzum.Trabzon sancağında Görele
Kazasında olan Çebni eşkıyası, voyvodamız olan Murteza Ağa'yı kaleye kapayıp,
beş gün beş gece muhazarada kalıp iki yüz ölü, mal ve erzaklarına garet edip
hakim keşfedip yalnız üçyüz keselik mallarımızı yağma eyledikleri bu kulları
mezbur Mürteza Ağa ile muhazaradan çıkıp vilayete gelip arzlarımıza nazar
olunduğunda, Çepni eşkiyası hakkından gelip ecri hak olunmak üzere iken,
mütesellim cemiyeti kübra ile geriye çevrilip Trabzon'a gelip gayri tedarik
üzere iken Pulat oğlu Mustafa ve Yüzbin Mustafa ve Kazancı oğlu Mehmet ve
Kuruluş oğlu Hüseyin müteveffa mütesellim harem konağına giderken, bu
mezburlerin tahrikiyle iki yüz tüfekliyle köşe başında tutup, sekban başının
karşısına getirip abdest ibriği versin, Tanrının divanına durayım deyip
vermemekle feryat ederken der-akab boğazına ip geçirip boğup teslimi ruh
etmiştir. Bu kullarını dahi tutun katledelim dediklerinde bu kulları avret
feracesi giyip firar edip hâk-i pâye yüz süre geldiğimizde Efendimizin dahi
hakkınızı icra-i hak edelim deyup fermân-ı âlileri olmakla elan bugüne dek
inayetli Efendimizin fermân-ı âlileri üzere han köşelerinde zelîl zer-gerdân
olup ikiyüz ölü, kasaba perişan kalemiz harap ve Çepni eşkiyasının tuğyanından
bir iskeleden bir iskeleye gidilmek bir türlü mümkün olmamağa Çuhadar Hüseyin
Ağa kulunuz her ahvalımıza muttali olduğu hakkımız ihkakı hak olunmak ve
mallarımız tahsil olunmak için Hüseyin kulunuz mubaşereti ile İsmail Paşa
Hazretlerine hitaben müekkiden ferman-ı âlileri niyaz olunur. Baki ferman
Devleti, merhametli, sultanım hazretlerinindir".
M. Arslan'ın ise yorumları şöyledir; İpek ve baharat yolunun Akdeniz yerine
Okyanuslar üzerinden işlemesi dolayısıyla bütün Anadolu gibi bu büyük bölge de
kervan ticaretinden mahrum oldu. Kapitilasyonlar dolayısıyla da mevcut el
sanayini kaybetti. Yobaz softalar dolayısıyla Avrupa'nın yeniliklerine ayak
uyduramadı. Uzun süren II. Viyana seferi dolayısıyla ekonomisi alt üst oldu.
Yetişkin ve kültürlü insanlar savaşlarda eridi gitti. Yöneticilerin
beceriksizliği, devlet idaresine iltimas ve kayırmanın girmesi, halkı kısa
zamanda şaşkına çevirdi.
Neticede kıran kırana bir eşkıyalık, isyan ve baskınlar başladı. Denizde
korsanlar, karada eşkıya kendilerini selamlamayan kuşları uçurmuyorlardı. O
zamanki Görele'nin bir köyü olan Kötünle komşu kaza Kürtün ve Çepni eşkiyası
ortalığı kasıp kavuruyorlardı. Sadece halkı değil hükümeti de basıyordu.
Yukarıda, Espiye madeni emiri Ebubekir'e yazılan ferman da belirtildiği şekilde
bu madende Görele'li Çepni eşkiyasının eline geçmişti. Trabzon, Gümüşhane ve
Giresun'dan gelen kuvvetlerle ve hile ile bu eşkıya yakalandı. Denizlinin
Sandıklı kazası'na sürüldü. Ele başları Bakü'ye kaçtı. Sürgüne gidenler 600.000
akçe fidye vererek o çevreye dağıldılar. 1729 yılında olan bu olay Görele'yi
islah etmedi.
Yukarda bir vatandaşın padişaha yazdığı mektuptan da anladığımıza göre Görele
Kalesi tekrar harap edildi. Asıl önemli olanı bu kalenin Kızılbaşlarının Trabzon
valisi olan Üçüncüoğlu Ömer Paşa'nın akrabası Kaymakam Mehmet Bey'e
isyanlarıdır. Bu isyandan sonra Görele Kalesi, Ömer Paşa tarafından tamamen
yıktırılmıştır. Kalenin kızılbaşları ise tamamen ezilmiştir.
Eski Görele'ye ait bir sayfa burada kapanırken bir numaralı belgede bahsolunan
Görele'li şakilerin Şebinkarahisar taraflarına yaylaya gittiklerinde yaptıkları
yağmacılık, soygunculukla 1697 yılında başlayıp, tahminen 1738 yılında,
medreseden yetişme ve iyi bir islahatçı olan Üçüncüoğlu Ömer Paşa'nın bu kaleyi
yıkması ve Kızılbaşlarını de ezmesi ile biten korkunç devrin sonunda halk
buradan dağılmış ve genellikle'de Elevi denen yeni Görele'ye gelmişlerdir.
Yeni Görele (Elevi) Kazası, 1758 yılında Tirebolu'ya bağlı bir bucak haline
getirilirken, doğudaki bir kısım yayla köyleri Torul'a, batıdaki bir kısım
köyleri de Tirebolu'ya bağlandı.
M. Arslan konuyla ilgili yorumlarına şöyle devam ediyor: Bu devirde Rize'de
Tuzcuoğulları, birleşik halde Of ve Sürmene ağaları ile Trabzon-Giresun arasında
da Hacı Salihoğulları, Laçinoğulları, Kel Alioğulları ve Kuğuoğulları hükümdar
durumdadırlar. Bunlardan bazıları yaptıkları baskınlarda top bile
kullanmaktadırlar.
Yukarda bahsedilen Kuğuoğullarından İbrahim Ağa, Giresun'da Falcıoğulları ile
Dizdaroğulları arasında çıkan bir olay ve bunu takip eden tahcir veya kıtal
olayına adı karışıp hakkında bir defa ölüm fermanı sadır olmuştur. Bu şahıs
Görele'ye gelerek, kaymakam Beşikdüzlü Külünkoğlu Mehmet'le hısımlık ilişkileri
kurup, sonradan 1748 yılında af edilerek onun yerine voyvoda oluyor. Bazı
kaynaklara göre bu tarihten itibaren on beş yıl, bazılarına görede 1758 yılına
kadar bu görevde kalıyor ki bu ikincisi akla daha uygundur. Oğlu Süleyman Ağa
1758 yılında bucak merkezini Görele'den Çavuşlu'ya nakletti. 1794 yılında ölümü
ile bucak merkezi tekrar Görele'ye taşınmıştır.
İbrahim Ağa şekavet (eşkıyalık) olaylarında çok tecrübeli idi. Voyvoda olunca bu
tecrübesinden faydalanarak çevredeki bütün şakileri bastırdı. Halk derin ve
rahat bir nefes aldı. Bu başarısından dolayı oğlu Süleyman Ağa'yı önce
Şebinkarahisar, sonra da babasının yerine Görele Voyvodası yaptılar.
Süleyman Ağa'dan sonra oğullarının, Görele'nin muhtelif yerlerinde konaklar
kurarak derebeyliği yaptığı söylenmekte ise de önemli olan Çavuşlu da bulunan
büyük konağın cümle kapısının üstünde bulunan "Bâb-ı Han" yazısı ile
şövalyelerin şatolarını andıran iç bölme ve teşkilatı yurdumuzda bulunanlar
arasında emsalsizliğini isbata kafidir. Çavuşlu'da bulunan bu konağı M. Şaban
Toz şöyle anlatmıştır:
"Çavuşlu'da iki adet konak vardır. Konaklardan bir tanesi tamamen tahrip
olmuştur. Eski konak üzerine tamir edilmek suretiyle yapılmış bir konaktır. Bu
konak bu günkü Cami Yanı dediğimiz mevkinin üzerindeki, şu anda Zorlara ait olan
evin çevresidir. Hamamı vardı, kileri vardı (benim çocukluğumda); oralar yıkıldı
yerine yeni binalar yapıldı. Fakat konağın ana duvarlarından bir duvarı
durmaktadır. İkinci Konak Kuğuoğullarına ait olan konaktır. Bu konak Hükümet
konağıdır. Orta kapının, büyük kapının üzerinde "Bab-ı adâlet" yazıyor. "Adalet
Kapısı" mavi çini ile beyaz zemin üzerine yazılmıştır". 1796 ylında büyük bir
veba (daun) salgını olmuştu. Bu salgında çok sayıda insan öldü. Görele'de pek az
insan hükümran ve dost iki ağa ailesi kaldı. Güney doğuda Emanetler, kuzey ve
batıda Kuğular ailesi. Bunlardan birincisi ulaklıktan ikincisi kuvvete dayanarak
sivrilmişlerdi. Şişmanoğlu Muhtar, Emanetlerin kestiği tapu koçanlarının dip
kayıtlarını gördüğünü muamele için kendisine getirildiğini bana anlatmıştır.
Kuğuoğullarının da akrabalarından Kara Mehmet Ağa'yı kendilerine danışmadan yol
yapmaya başladığı için Çavuşlu'da astıkları bilinmektedir.
O zamanlar aşağılık insanlarla, aşağılık suç işleyenlerin boynu kılıçla
kesilirdi. İyilerle, soylulardan suçlu olanlar da asılırdı.
Bu devirden gerek asi ve şakilerin ıslahat kabul etmez tutumları gerek o devre
damgasını vurmuş olan Kuğuların sert tutumları dolayısı ile halkın büyük bir
kısmı, hatta köy köy "Şahali, Gökçeali, Terziali, Türkali, Dayıali" gibi Keşapta
Şahmelik, Giresun'da Çıtlakkale taraflarına ve başka yerlere
naklettirilmişlerdir.
Anarşinin merkez ocağı, yeniçerilik kaldırıldıktan sonra, sıra derebeylerine
gelmişti. Trabzon valilerinden Hazinedarzâde Osman Paşa Tirebolulu Kahyazâde
Emin Ağa'yı geniş selahiyetle Görele'ye göndermiştir. 1830 yılında Beşikdüzü,
Eynesil dahil bütün Görele'deki konakları bu zat bir rivayete göre bir gecede
yaktırmıştır. Sonra Ordu ve Giresun'a giderek oralara göçmüş olan halkın bir
kısmını geri getirmiştir. Tarıma çok önem veren Emin Ağa, bir çift domuz kulağı
getirene bir kıyye barut vermek sureti ile bu hayvanların neslini tüketmiştir.
Derebeylere ait Çavuşlu'daki konağın ikinci bir defa daha yakıldığı bilinmekte
fakat sebebi öğrenilememiştir. 1838 yılında genel bir nüfus sayımı yapılmıştır.
Bu sayımda da halk kadınların yazılmasına itiraz etmişlerdir. 1879 yılında
Görele tekrar kaza oldu.
Görele, ilçe olduğu zamanlarda Çavuşlu'ya nisbetle pek gelişmiş değildi. Bu
günkü T.C. Ziraat Bankası'nın yerinde bulunan bir medrese, Eski Cami ve
doğusundaki blokun olduğu yerdeki ikinci medrese ile Eski ve Yeni Camilerle
bunların arasına kümelenmiş olan ahşap han, dükkan, fırın, mağaza ve
kahvehanelerden ibaret olup, etrafta Türk, Rum ve Ermeni olmak üzere otuz kadar
da mesken vardı. 1880 yılında çıkan bir yangında çarşı olan yerler tamamen kül
oldu.
Görele ilçe olmadan önce yalnız kış mevsiminde pazar kurulurdu. Yazlık pazar
yerleri ise önceleri Bozcaali Köyü, Çakırlı Kıranında, sonra Daylı Köyü (Gürle
Kıranında) olurdu. Bugünkü Tirebolu Caddesine paralel bir bataklıktan sonra
Kumyalı mahallesi ve Elevi deresinin batı taraflarında müteaddit bataklıklar
vardı. Sıtma ve sivrisinek korkusu ile buralara yaklaşılmazdı. Bugünkü Hürriyet
ve Bulvar caddelerinin oldukları yerler tamamen denizdi. Hükümet konağının güney
batı kısmındaki dörtyol kavşağı Ermeni, onun güneyine doğru uzanan saha Rum,
burada Yeni (Hasan Ağa) Camiisine kadar olan büyük saha da Türk mezarlığı idi.
Eski Görele iki kısımdan ibaretti. Esas bölüm bugünkü Görele burnu denen yerde
kalenin çevresindeki kasabaydı. Burası önceleri daha çok yazlık olarak
kullanılırdı. Buranın bir kilometre doğusunda bulunan Yavebolu, sonradan Yobul
ve Adabük olarak anılmıştır; burası da önceleri kışlık kasaba olarak
kullanılırdı. Görele Kalesi ile Yavebolu'da inkiraza uğrayınca daha doğuda Şarlı
adı ile kasaba belirdi. Bu kasaba ve çevresinin halkı 1894'te Görele'den
ayrılarak kısmen Trabzon merkez ilçesi ile Vakfıkebir'e bağlandı. Şarlı adı da
sonradan Beşikdüzü olarak değiştirldi. 1896 yılında Trabzon ilinde görülen
kolera salgını Görele'de de görüldü. Yaz mevsimine rastlayıp halkın yaylada
olmasından dolayı pek az zayiatla atlatıldı.
Görele hakkında bir hüküm
Bu devirde de İmparatorluğun her yanından isyan, kopma parçalanma haberleri ile
Kırım Harbi, doksan üç harbi adı ile bilinen Osmanlı-Rus Harbi ve Balkan
Harbinin acı haberleri; her hadisenin sonu ilan edilen seferberlikle ilgili
olarak, önceleri süresi belirsiz sonralarıda çok uzun süreli asker toplamalar,
yiyecek, giyecek ve hayvan toplamalar insanları huzursuz etmekle beraber; bu
devrede tarıma ve el sanatlarına çok önem verilmiştir.
II. Abdülhamit devrinin başlarında halk yiyecek, giyecek hususunda kendi
üretimiyle geçinirken, bu devrin sonunda belirli kişiler, çarık yerine çapula;
yerli şal, şayak, kendirden, pamuktan ve ipekten ürettiği dokumalar yerine acem
basmaları, tokat manisaları, yabancı şayaklar; kök boyalar yerine
fabrikasyonları; alışılmış olan yakacak veya tutuşturucu kav çakmak yerine
kibrit; yakıtı çevreden sağlanan kandil yerine petrol lambası kullanır oldular.
Bu devrin bir başka özelliği de devlet idaresinin halkın lehine doğru
düzeltilmesiydi. Fakat bu tedbirler hasta adam denen ölümü beklenen
İmparatorluğu kurtaracak durumda değildi.
Dünya Savaşı'nda Görele
Balkan Harbinden yeni çıkıldığı ve ekonomik sıkıntıların devam ettiği bir
devirde I. Dünya Harbi beklenmedik şekilde çıkageldi.
Harbin başında tuz buhranı belirdi. Deniz suyu kaynatılıp yoğunlaştırılarak tuz
yerine kullanıldı. Yiyecek, giyecek ve kullanılacak çeşitli maddelerin buhranı
bunu takip etti. Askerlik çağındaki erkekler cepheye gidince bütün ailenin yükü
kadınlara bindi. Bu da yetmezmiş gibi Göreleli kadınlar aylarca Çanakçı yolundan
Torul'a (Ardasa) sırtlarıyla cephane taşıdılar. Bu yolda birçokları şehit oldu.
Deniz trafiğini Rus gambotları durdurmuştu. Bir patikadan ibaret olan karayolunu
da mekkareler tutunca ulaşım çok gene güçleşti
Daha savaşın ilk aylarında Görele halkı açlıkla karşı karşıya geldi. Görele
kazası ahalisinin, yemek için ihtiyaç duydukları ve Ziraat Bankası'ndan
dağıtılmasını talep ettikleri 15.000 kilo mısır, Ziraat Bankası kanununun buna
müsait olmaması sebebiyle yerine getirilememişti. Ziraat Bankası Umum Müdür
Muavini Refik Bey, Görele'nin istediği yardıma bankanın mevzuatının uygun
olmadığını 29 Nisan 1331'de (12 Mayıs 1915) Dahiliye Nezareti'ne bildirdi.
Zaman geçtikçe durum daha da kötüleşti. Trabzon valisi, Görele Kaymakamlığı'ndan
gelen 15 Teşrin-i Evvel 1331 (28 Ekim 1915) tarihli bir yazıya cevaben, muhtaç
olanlar, askeri rütbeliler ve Müslüman muhacirlerin iaşe ve tedavisi için hiç
bir şekilde tahsisat bulunmadığı tebliğ etti (28 Teşrin-i sani 1331/11 Aralık
1915). Ayrıca, Görele Kaymakamlığı, Müdafaa-ı Milliye'ce muhtaçlara yardım
edilemeyeceğini anlamıştı. Böylece hem halk, hem de bölgedeki diğer muhtaçlar
büyük bir çaresizlik içinde kaldılar
Rus orduları Türk topraklarında ilerlemeye başlayınca tekrar ve son muhacir
akımı başladı. Teşkilatsızlık, bilgisizlik ve yer yer baş gösteren kolera
salgınları, aç ve çıplak olan halkı, ana baba gününe dönmüş olan yollarda kırıp
bitiriyordu. 1916 yılında düşman Trabzon'a gelmişti. Düşman savaş gemileri ile
topçuları muhacirleri zaman zaman perişan ediyor, terk edilen çocuklar da düşman
süvarilerinin atlarının ayakları altında can veriyordu. Kahraman Tonyalılar
düşmanı bir müddet duraklatınca, göçe hazırlanan Göreleliler biraz sevindiler.
1916 yılının Ramazan ayı idi ki Temmuz ayına isabet eder, düşman tekrar bütün
hıncıyla ilerlemeye başladı. Sadece yollar değil, deniz kenarları, dere
kenarları, aç susuz, hasta mahşeri bir kalabalığın, aynı dertleri paylaşan
hayvanların, yaralı askerlerin feryatlarıyla göklere kadar inliyor, vadilerde
seller gibi yankılar yapıyordu. Bu hengameyi yaklaşan düşman askerlerin silah
sesleri, kurşunlu kamçılar gibi yürekleri dövüyor, başlardan aşağı kaynar sular
gibi dökülüyordu. Bir mezar sessizliğini andıran bir anlık duraklamadan sonra
ölü benizli insanlar, titrek vücutları, kuruyan boğazlarında düğümlenen
hıçkırıkları ve sarsılan bacaklarıyla biraz daha yol almaya çalışıyor. Bu defa
düşman gemileri toplarını onlara doğru çevirip, bazen de sağa sola birkaç mermi
atarak, bu bitkin insanların ızdıraplarına ızdıraplar katarak alay ediyordu.
Ruslar'ın karşısında direnmeye çalışan Türk birlikleri, 20 Temmuz 1916'da
Vakfıkebir deresi gerisine çekildiler. Rusların 21 Temmuz'da Fol'a girmesi
üzerine Türk kuvvetleri Çavuşlu deresine, 2 Ağustos'ta Görele'ye, 24 Ağustos'ta
da Çanakçı deresi boyuna çekilmek zorunda kaldılar. Türk kuvvetleri 30
Ağustos'da karşı taarruzla Görele'ye kadar ilerlediler ise de, Ruslar'ın
taarruzu ile 21 Ekim'de Harşit deresi boyuna çekildiler ve burada cephe
tuttular.
Hüseyin Hüsnü Durukan, savaş anılarını şöyle anlatıyor
Kayıkları olanlar geceleri ve kıyıyı takip ederek gittiklerinden biraz olsun
rahattılar. Fakat karada giden yüzbinlerin hali haraptı. Temmuz sıcağının
düşmanla yarış edecesine iyice bastırdığı bir gündü, Ramazanın arifeden bir
önceki günüydü, düşman gemilerinin kara yılanlar gibi uzanan namluları alevler
kusup yeri göğü inleterek Eynesil çevresindeki birkaç nesneyi hallaç pamuğu gibi
atıyordu. Bu gece düşman askerlerinin alev kusan namluları mel'un salvolarıyla,
Göreleliler tarafından korku, heyecan ve buruklukla seyredilmişti. O gün öğleye
doğru biri katır, diğeri at sırtında iki kişi o mahşeri kalabalığın içinde
göründü. Çavuşlu mezarlığının kuzeybatı köşesindeki ulu çınara arkasını
dayayarak, doğuya yöneldiler. Katırdaki heybetli ve vatansever bir asker olan
Hacı Hamdi Paşa, atlı da yaveri idi. Paşa bir iki yutkundu, belli ki konuşmak
istediği sözler boğazında düğümleniyordu. Birden: "Nereye gidiyorsunuz?
Sahibiniz kimdir?" dedi. Belli ki teessürü konuşmasına imkan vermiyordu. On
binlerin dikkatten taş kesilen ölüm sessizliği içinde yavaşça hayvanlarını
batıya doğru sürdüler. Sanki yeryüzünün deniz gibi dalgalandığını andıran bir
kımıldanış, kuruyan dudaklardan, titreyen vücutlardan son bir davranışla acı ve
buruk feryatlar, gene göklere kadar yükselip, obuzlara, denizlere doğru yayıldı.
Bir ateşin kalıntılarındaki kıvılcımlar gibi son ümitlerde söndü. Ramazan
arifesi, 25 Temmuz 1916 günü, Çavuşlu ve çevresinin halkı ekseriyetle göç etti.
26 Temmuz 1916 Şeker Bayramı'nın birinci günüydü. Düşman Eynesil'i çoktan
geçmiş, her an Çavuşlu'da bekleniyordu.
Bir grup insan sabah ve bayram namazına gelmişti. Endişe ve ümitsizlik sonsuzdu.
Bir gözetleyici dikip camiye girdiler. Buz gibi olmuştu hava, cendere gibi
sıkıyordu onları caminin duvarları. Birisi hıçkırıklar arasında, kesik kesik,
ciğerlere bıçak sokulan ezan-ı muhammediyeyi okudu. Takırdayan ve gümbürdüyen
silah seslerinin derinden yankılar yaptığı bir anda, ölüm korkusu ile dehşet
içinde namaz kılındı. Dışarı çıkıldı. Henüz düşman Çavuşlu deresini geçmemişti.
Avukat Kurtoğlu Fehmi ile tüccardan Hüsnü Kalafat'ın başkanlığında bir kısım
halk toplanarak, gidip düşman kumandasına teslim olmaya karar verdiler. Öğleye
doğru kalabalık arttı. Elebaşılar öne geçti, sıra olundu ve önde beyaz bayrak
taşıyan birinin arkasından yüründü. Henüz Çavuşlu deresine gelmişlerdi ki, yola
oturmuş üç asker onları karşıladı. Birbiri ardına: "Bir parça ekmek... bir
cıgara… birkaç kuruş harçlık…" sözleri işitildi. (Bu askerlerden biri Kurtuluş
Savaşına'da katılmıştır.) Alınlarında vatana ihanet damgası taşımıyorlardı.
Fakat aç susuz, bitkin ve belki de yaralıydılar. O sürüden kimsecikler onlara
dönüp bakmadı.
Bu grup Aralık mahallesi yakınlarında düşman kumandanına teslim oldu. Asker ve
silahlı kişiler bulunmadığını beyanla, hemşerileri adına Çavuşlu'yu da teslim
ettiklerini bildirdiler. Düşman kumandanı pek sevindi. Gösteri taburuna
merasimle Çavuşlu'ya girmelerini emretti. O gösteri taburu henüz Çavuşlu
deresinin karşısına düzlüğe gelmişti ki; az önce avuç açan o üç kahraman
damarlarındaki Türk kanı birden taştı, çoştu, fırtına oldu sarstı, yağmur oldu
ıslattı, sis oldu örttü, sel oldu sürüp götürdü.
Hemen oradaki bir çukurdan ecel yağdırdılar düşmana. Biraz daha yukardan bir
grubun ateş fırtınası onları destekledi. Düşmanın ateş salvolarına karşı bizim
taraf tek tek atıp hedeflerini piyonlar gibi yuvarlıyorlardı. Bir zaman sonra
bizim taraf sustu anlaşılan atılacak mermileri kalmamıştı. Düşman askerleri geri
dönüp kaçışırlarken arkalarında, kütük yığınları gibi leşler, göl gibi kan,
kıpkızıl kan akan bir derede bıraktılar.
Beklenmedik haber düşman kumandanına ulaşmakta gecikmedi. Az önce bağrına basıp
kendinden saydıklarının birer hain olduklarını anlamıştı. Şimdi küplere binme
sırası ona gelmişti. O Allah'ın mübarek Şeker Bayramı günü Çavuşlu'yu işgal
ettirip, Çavuşlu deresinin doğusundaki tepelere yüzlerce siper kazdırdı. Önüne
geleni toplattırıyordu. Bunlardan bazıları ihtiyar ve çocuktur diye salıverdi.
Çavuşlu'yu teslime giden o altmış dokuz kişilik grup, bir rivayete göre hemen;
diğer bir rivayete göre ki, bu daha akla yakındır: Düşman onlarla, topladığı
diğer esirleri halatlarla birbirine bağlayarak Eynesil'den, Dizgine ve Enişdibi
denen yerlere doğru top çektirir. Hepsi yediyüz kişidirler. Hayvanlar gibi
halatlarla birbirine bağlayıp topa koştuğu bu adamlardan, böylece on beş gün
çalıştırarak hıncını alamaz. Onları Beyli mahallesinde Kısık denen yere getirir.
Kuma doğru uzun iki çukur açtırır. İki sıra eder, önlerine birer mitralyöz
yerleştirir. Tedbir tamdır, nöbetçiler kimseyi kıpırdatmazlar. Önce birinci
sıranın mitralyözü gırlar, herkes az önce kazdığı çukuru doldururken karşı
sıradan biri, şimşek gibi dalar onların arasına, onun da ötekilerle birlikte
üstünü kumla örterler. İkinci sıranın en arkasındaki yıldırım gibi dalar derenin
içine yukarı, düşman kurşunları ona ulaşamaz. Arkada kalan ikinci sıra
öncekilerin akıbetine uğrar. Düşman çekilip gidince, canlı olarak kuma gömülen
genç de çıkar kaçar. O gece müthiş bir fırtına çıkar, sanki gökler düşmandan
intikam alırcasına, yeryüzü sarsılır. Denizin kabaran dalgaları düşmanın kuma
gizlediği yüzlerce ölüyü teşhir edercesine serer kumlara doğru. Haber kısa
zamanda etrafa yayılır. Gözü yaşlı öksüz yavrular, bağrı yanık analar ölülerini
seçip tekrar o kumlara gömerler.
Bu olayı yıllarca önce o iki kurtuluşa erişen kahramanın anlattığı kişilerden
dinledim. İsimlerini yazdığım listeyi kaybetmiş olmama rağmen o devri ve olayı
bilen herkes gibi ben de anlattığım şekilde gerçekliğine inanmaktayım.
Şeker Bayramının birinci günü Çavuşlu'ya giren düşman, gece kasabayı bir uçtan
öbür uca tutuşturdu. İki yıldır depolara dolup satılamayan fındıklar müthiş bir
alev ve dumanla, durgun bir havada göklere doğru mantar gibi bir sütunla
yirmidört saat yandı. Düşman bununla da hıncını alamadı. Rastladığı erkekleri ya
süngüledi ya da kafasını kılıçla kesti. Mala, namusa da saldırıyordu. İnekleri
tavukları kesip yerken, öte tarafta kadınlara saldırıyordu o menfur emelleri
için. Bir yerde on tane kadar kızı toplayıp kumandana götürürken, ismini
açıklamam sakıncalı olan bir kadın hayatı pahasına, düşman askerlerinin elinden
bu kızları kurtardı. Çavuşlu bu kadardı da Görele nasıldı?
Bayramın ikinci günü düşmanlar Görele'deydi. Düşman hıncını alamamıştı, fakat
Türklere burada, onlardan daha çok düşman davranan Ermeni asıllı Rus
askerleriydi. O gün sokakta ve kahvede rastladıkları pek çok kişiyi öldürdüler.
Çevreden ve muhacirlerden topladıkları yüzlerce kişiyi bugünkü ortaokulun yanına
kum başına dizdiler. Bir Rus gambotu bu sıralara doğru mitralyözlerini hedef
aldı. Bu düzgün ve tam tevekkül içindeki insan yığını ölümü bekledikleri bir
anda bir sandal görüldü. İçindekiler, Müftü Müştak Efendi, Ali Bilge ve Hamdi
Kandazoğlu idi. Gambota çıktılar. Epey bir zaman sonra gambot hareket etti.
Sandal geri döndü, bu büyük insan yığını da ölümün pençesinden kurtuldu. Kasaba
böyleyken köyler kan ağlıyordu. Ermeni asıllı düşman askerleri insanları Daylı
ve Karaburun köylerinde işkenceyle öldürüp, parçalayıp, teşhir ediyorlardı.
Diğer yerlerdeyse öldürdüklerini gizlice gömüyorlardı. Diğer Rus askerleriyse
kadınlara çok musallat oluyorlardı.
Bayramın üçüncü günü Göreleli muhacirler Tirebolu yolunda ve içindeydiler. O gün
düşman Tirebolu'yu da topa tuttu. Pek çok ev yıkıldı, bir hayli ölü ve yaralı
vardı. Bu defa yolda giden muhacirlere saldırdı. Karaburun-Tirebolu arasında
içlerinde Görelelilerin de bulunduğu yüzden fazla erkek vatandaşımızı kurşuna
dizdi.
Düşman Görele'ye girdiği zaman halk üç ayrı fikre sahipti. Ekseriyet göç etmeye,
bir gurup yerlerini terk etmemeye, diğer gurupsa doğup büyüdükleri yerleri
kanlarının son damlasına kadar savunmaya kararlıydılar. Çeteci denen bu sonuncu
grubun kahramanları, bir buçuk sene düşmana kan kusturup, destanlar yarattılar.
Ötekiler de fikirlerini uyguladılar.
Bu çeteciler işin başında on kişi idiler:
Kakaliçoğlu Abdülmuttalip
Kakaliçoğlu İsmail
Çakır Çavuş
Çakır Çoban
Cinoğlu Ali Osman
Bayıroğlu Hüseyin
Çürükvelioğlu Ali
Çürükvelioğlu Mustafa
Seyisoğlu Ömer
Hıdıroğlu Tıp Osman
Dursun Çavuş
Daha düşmanın Görele'ye girdiği gün akşamı bu gurup düşman kumandanını kaçırmaya
karar verir. Abdülmuttalip Efendi olayı şöyle anlatır: "Eski Belediye binasında
bulunan düşman kumandanının etrafını sardık; ben en öndeydim. Kapıda bir nöbetçi
vardı. İçerde Fazlı Efendi ile kumandan yüksek sesle konuşuyordu. Dayan Fazlı
Efendi dayan diye bastım narayı. O anda arkamıza bir düşman deniz uçağı indi. Bu
defa uçağı yakalamaya döndük. Uçak kaçtı, düşman askerleri de koşuşarak binanın
etrafını tuttukları için gayemize erişemedik. Tam bir buçuk sene düşmanla
savaştık. O bizi, biz onu takip ediyorduk. O bizi kıstırınca zayiat vermiyorduk.
Bizse ona durmadan baskın yapıp köylere çıkarmıyorduk."
Halkın çetelere güveni artmıştı. Görele tarafında Kodakoğlu Halil, Eynesil'de
Cebecioğlu Deli Bilal çeteleri kurulmuştu. 1917 yılında düşman tam bir tacizlik
içinde bulunuyordu.
Bir de Topkaraoğlu Hüseyin'in hatırasını dinleyelim: İşgal günlerinde Ruslar
halkı boğaz tokluğuna denecek kadar düşük bir ücretle inşaat işlerinde ve yük
taşımada kullandılar. Bu devrede had safhada olan ekonomik buhranın acısı halka
esaretin acısını unutturdu.
1917 yılının sonlarında Rus askerleri arasında itaatsizlik gözle görülecek
duruma gelmişti. Bunun ardından ikiye bölündükleri ve çekilecekleri haberleri de
yayınladı.
İşgal günlerinde Ermeni asıllı Rus askerlerinin saldırganlıklarına diyecek
yoktu. Çocuk, kadın, ihtiyar demeden, saldırmaya mal, can, namus, arıyorlardı.
Artan şikayetlerden dolayı Ruslar bu işi önlemeye çalıştılar. Bir de yerli
Rumlar vardı. Önceleri o kara günlerimize sevinmekle beraber bize
saldırmıyorlardı. Sonradan Torul'dan gelen Çemberlioğlu Kör Vasil, Ermenilerle
işbirliği yapıp halkın malına, canına, namusuna saldırınca onlar da tutumlarını
değiştirip, Türkleri hor ve hakir görür oldular.
İşgalin son aylarında çeteler yıpratma hareketlerini artırdılar. Yeniköy'de bir
baskın düzenlediler. 1918 yılının Ocak aylarında Rus askerleri ikiye bölünmüştü.
İlçelerde bulunan Tatarların anlattıklarına göre kaçanlar da vardı. Çeteler
haberi aldılar. Ellerinden geldiği kadar düşmanı imha edeceklerdi. Ocak ayının
sonuna doğru Ruslar ağırlıklarını Görele'ye, topladılar. Bir kısım askerleri
inşa ettirmiş oldukları geniş kara yolu ile geri dönerken diğerleri Görele'ye
gelen üç gemiye taşınmaya başladı.
O gece çeteler Görele'ye büyük çapta bir baskın yaptılar. Gemiler iskeleden
ayrıldı. Askerlerin bir kısmı karadan kaçışmaya başladılar. Hayvanlarının hepsi
ağırlıkların bir kısmı (savaş malzemesi) Görele'de kaldı. Kaçan Rus askerlerini
Görele burnu denen yerde, Eynesilli Çeteler yakalayıp hakladılar. Bunun
arkasından Türk askerleri Görele'ye geldiler.
Biraz da cepheden bahsedelim: Rus askerleri esaslı bir mukavemete rastlamadan
Görele'den Harşıt'a kadar ilerlediler. Bizimkilerse sayıları bir bölük bile
tutmaktan uzak bir halde; biri Beyazıt-Kırıklı hattından, diğeri sahilden Harşit
çayına kadar çekilip cephe tuttular. Ekseriyeti gönüllülerden meydana gelen
asker sayısı artırıldı. Soba borularına top süsü verilerek kazılan siperlere
yerleştirildi. Eldeki tek top çeşitli yerlere götürülerek ateşlendi. Böylece
fazla gösterildi. Burada büyük muharebeler oldu. Her defasında Ruslar büyük
zayiat verdi. Artık tutunamayacaklarını onlar da anlamışlardı. Düşman
yıpranmıştı. Birde aralarında, ikilik çıkınca taarruz sırası bize geldi. Tam bu
sırada Rusların Kafkas ordusu lağvedildi. 18 Aralık 1917'de Erzincan'da Ruslarla
bir mütareke imzalandı. Rusların bıraktığı boşluğu Ermeni taburları doldurup,
Türkleri kitle halinde imha ettiği sırada, Vehip Paşa komutasındaki III. Ordu
birlikleri altı koldan, Bitlis'ten Tirebolu'ya kadar harekete geçti. 13 Şubat
1918'de düşman Görele'den kesin olarak kovulmuştu. Ayhan Yüksel, Görele'nin
Kurtuluşunu "Savaş Yıllarında Giresun" adlı yazısında şöyle anlatmaktadır:
13 Şubat 1918 günü Görele'de yönetimi bir Jandarma Üsteğmeni üzerine almış
bulunuyordu. Görelenin kurtuluş haberi, Ordu ve Çarşamba dolaylarına göçmüş olan
Görelelileri sevindirdi . Derhal geri geldiler. Gelenler gidenlerin yarısı bile
olmaktan çok uzaktı. Ekseriyeti açlık ve koleradan ölmüşlerdi. Gerçekte Ordu ve
Çarşamba çevresi halkı muhacirlere çok iyi davranmışlardı. Fazlasıyla yardım
etmişti; fakat takatları bu kadarına yetmemişti. Dönen göçmenlerin bir kısmının
evleri kasten yakılıp yıkılmıştı. Ne yiyecek vardı, ne de giyecek. O yıl bir de
korkunç İspanyol Nezlesi salgını başladı. Binlerce insan ölüp gitti.
|